1 Temmuz 2007 Pazar

J. R. R. Tolkien

weis&hickman (dragonlance) - salvatore (forgotten realms) vs gibi yazarların, orjinal/kendi içinde tutarlı evren tasarımlarını beğenip de tolkien'in middle earth'u/arda'sı ile ilgili kitapları okuyamamak; herhalde tolkien'in mevzu bahis yazarlara göre oldukça farklı olan üslubuyla bağlantılı. modern/bestseller fantastik edebiyat eserleri, benim gözlemlediğim kadarıyla, erkek egemen/sade/basit bir dille yazılır. stephen king'in silahşor'ün yeniden gözden geçirilmiş versiyonuna yazdığı önsözde bahsettiği gibi, popüler roman yazarları potansiyel okuru düşünerek yazarken, "ciddi" yazarların ilk kriterleri kendi beğenileri/düşünceleridir. ahkam kesmek gibi olacak ama bugün yazılan çoğu popüler fantastik roman özgün olmayan, sürekli kendini tekrar eden dil kullanımı ve ataerkil-freudyen savaş/kahramanlık fantezileriyle süslü konularıyla, tüm felsefi çıkarımları -şayet varsa o da- basit "ben-öteki" temelli alegorilere indirgeyen temalarıyla; en azından edebiyat tarihi ve entelektüel zevkler açısından herhangi bir şey vaat etmiyor. benim için drizzt de raistlin de güz alacakaranlığı ejderhaları da sadece frp'dir; daha bayağı zevkler vaat eder ama bayağı zevklerin de bir tadı vardır, öyle değil mi? yani hayat sürekli pink floyd/led zeppelin dinleyerek geçmez, arada cardigans da dinlemek lazım...

tolkien'ı bu teraneden ayıran hiç şüphesiz hayalgücünün özgün yaratılarını, fantastik romanda alışılmamış, ağır ama ağırlığıyla birlikte renkli üslubuyla yazıya taşımasıdır. tolkien'in orta dünyası modern fantastik romana göre daha destansıdır, daha edebidir. tema olarak -william gibson gibiler ne derse desin- aynı basit tektip indirgemeyi aşamasa da, orta dünya diğer yaratılan evrenlere benzemez. galiba tolkien için kullanılabilecek en önemli ayraç, bu destansılık ve edebi değerdir. hobbit'te ve roverandom'da sık sık ortaya çıkan yazarın/anlatıcının, hikayenin bütünlüğünü bozan, atmosferi daha masalsı kılan bu dış ses aynı zamanda hikayeyi daha kaderci ve daha az ciddi hale getirir. kadercilik ve ciddiyet; bence bu ikisi sayesinde lotr serisi ve silmarillion, hobbit rover ve kayıp öykülere (bu sonuncusu ile ilgili açıklamayı daha önce yapmıştım, daha az ciddiye aldığım ama yine de çok sevdiğim bir eserdir) oranla daha önemlidir; hem edebiyat tarihi açısından hem de entelektüel anlamda.

bu yüzden gotik edebiyatı ayrı tutarsak fantastik romanın benim kişisel beğenilerime göre doruk noktası --yine söyleyeyim; "bence"-- Ursula Le Guin'dir. le guin romanları hem tüm o freudyen komplekslerden sıyrılmış, hem -king'in tanımına uygun olarak- "ciddi", daha edebi/felsefi değerler taşır. bkz: mülksüzler ve yerdeniz serisi derim...

ayrıca hemen bir şeyi açıklığa kavuşturayım: garden state'i çok severim ama bir haneke filmini ya da bir angelopulos filmini garden state'i izlediğimden daha ciddi bir şekilde izlerim, daha çok ciddiye alırım; bana katacaklarının beni eğlendirmekten öte olduğunun bilinciyle (hiç şüphesiz haneke ve angelopulos filmleri bir garden state'den ya da başka güzel bir popüler filmden daha çok şey bırakacaktır sinema tarihine). ya da ne bileyim six feet under ile nip/tuck arasındaki farka dikkat edin (bkz: forumun tv ile ilgili bölümündeki 6fu başlığında yapılan birkaç yorum --ilk sayfadaki).

yani sözün özü hobbit'i, nip tuck'ı, popüler hollywood filmlerini, the cardigans'ı vs vs yi çok severim, izlerim/okurum/dinlerim ama bir lotr, dispossed, avrupa sineması, pink floyd vs vs kadar değil Smile.


güç yüzüklerine dair'e dair (ben böyle kelime oyununun..) düşüncelerimi gözden geçirmem gerek sanırım. gerçi yine de işin içinde altıkırkbeş olunca korkuyor insan; silmarillion'un ingilizce orjinalini alıp okurum daha iyi Wink. (unfinished tales var bir de tabi..)

tüm tolkien eserlerini okuyup da hala tadına doymamış fanlar da şöyle buyursanlar (Anglo-Sakson ve İskandinav Mitolojilerinin Tolkien eserlerindeki etkisi Middle Earth isminden dahi anlaşılabilir):

http://en.wikipedia.org/wiki/Norse_mythology

26 Haziran 2007 Salı

Orhan Pamuk


Horace Engdahl (ya da böyle bir şey) Nobel töreninde yazar hakkında yaptığı yararlı konuşmasında "Orhan Pamuk romanlarının temel itici gücü kıskançlıktır" tarzında bir şeyler söylemişti. çok doğru bir tanımlama olmuş bence; zaten Orhan Pamuk'un ödülü kabul konuşmasından İstanbul'a, Öteki Renkler'deki öyküsü Pencereden Bakmak'a kadar uzun uzun anlattığı ve diğer romanlarında da izi görülen babası/ailesiyle ilişkisini dikkate alırsak, bu tanımlamanın psikanalitik temelini sağlamış oluruz.

baştan söyleyeyim ben Orhan Pamuk'un büyük bir hayranıyım, Cevdet Bey ve Oğulları'ndan Gizli Yüz'e hatta son çıkan Babamın Bavulu'na kadar tüm kitaplarını okumamın dışında, canım sıkıldıkça Kara Kitap'tan, Benim Adım Kırmızı'dan bölümler açıp okurum: Kara Kitap'ı sıkıcı buluyorsanız bile bence alıp Galip'in hikayesini okumadan Celal Salik'in köşe yazılarını okuyarak ilerleyin: daha ilk yazı Boğaz'ın Suları Çekildiği Zaman'dan sizi etkisi altına alacağından eminim, beğenmediniz ise bir de Hikaye Anlatamayanların Hikayesi'ne, Uyuyamıyor Musunuz'a, ilginç bir akrostişi olan Öpüş'e atlayın; -Mulder'ın hoşlanmayacağı Pascalvari bir mantıkla söylersek "kaybedecek bir şeyiniz yok ama beğenirseniz size çok şey katacağına eminim". her neyse diyordum ki kendim şahsen önyargılara varan bir Pamuk hayranı olduğum için yaptığım yorumlar tam olarak objektif olmayabilir, yine de tarafsız olmaya çalışıyorum ama yine de olamadığım yerler için şimdiden özür dileyeyim, en azından sağlıklı bir tartışma için, özgür dünya için! (bkz: altıkırkbeş yayınları arka kapak yazıları) Smile


bence orhan pamuk iyi bir yazar, çünkü:

müthiş bir hayalgücü var. bu hayalgücü özellikle romanlarının kurgusunda ortaya çıkıyor; özellikle Benim Adım Kırmızı ve Kara Kitap'ta. olayları değişik açılardan ele alan (objelerden hayvanlara!), "öteki"yi "ben"le aynı kılan yaratıcı bir kurgu sayesinde kitapları çok akıcı hale geliyor. evet, çoğu kişiye okuması zor gelen, sıkıcı bulunan Pamuk'un romanları bence en az Kara Kule kadar akıcı bir şekilde okunabilir.

bunun nedeni; kimilerine itici gelen, yazarın Tahsin Yücel'den Selim İleri'ye hatırı sayılır yazar tarafından Türkçe'yi kötü kullanmakla suçlanmasıyla aynı nedenden ileri geliyor: sonuna gelindiğinde başı zaten unutulmuş olan, uzuuun, (yazarın mimari okumasından oldukça iyi yaptığı) somut eşya/mekan tasvirleriyle ve psikolojik tasvirlerle dolu cümleler, hatta bazen cümle-paragraflar Smile. bence bu uzun, içten, çoğunlukla çocuksu bir hüviyette olan cümleler romanı sıkıcılıktan uzaklaştırıyor. zira tasvirler klasik romandaki gibi yapay, yapmacık değil; bir victor hugo'yla, balzac'la, henry james ile karşılaştırdığımda bu sonuca varıyorum en azından ben (iddia ettiğim pamuk'un onlardan daha iyi yazarlar olduğu değil, yanlış anlaşılmasın sadece üslup olarak akıcı olup olmama konusunu ele alıyorum. bence bir orhan pamuk romanı, bir h. james romanından daha hızlı okunur). üstelik okuduğum birçok iyi roman orjinal dilinden çevrildiği için dilde bir şeylerin kayboluğunu hissediyor insan. orhan pamuk okumanın bir ayrıcalıklı yanı da bu, yani her kitabı can yücel çeviremez öyle değil mi Smile. o yüzden hiç anlamam maureen freely ve güneli gün ingilizce'ye çevirince pamuk'u romanları daha iyi anlaşılmış, nobel almış diyenleri; devrik-uzun-dil bilgisi kurallarına uygun olmayan cümlelerin de bir güzelliği olamız mı?

sonuç olarak bir orhan pamuk romanını, Hakkı Devrim köşe yazısı okuyormuş gibi okumak yerine Perihan Mağden köşe yazısı gibi okumak daha anlaşılır olacaktır. bu şekilde Türkçe'ye hakim olmayan ama zaten romanlarında da dil oyunları yapmayan (misal Sessiz Ev'de karakterler kendi yaşlarına özgü şekilde konuşmazlar, herkes Orhan Pamuk'tur) yazarın bu kendine has üslubunun aslında romanın kendisine güçlü bir hava kattığını anlayabilirsiniz. bunun için en iyi örnek herhalde Yeni Hayat'tır. "bir gün bir kitap okudum, hayatım değişti" diye başlar kitap ama başlangıçta asıl dikkat edilmesi gereken Novalis'ten yapılan alıntı: "aynı masalları dinlemelerine rağmen, ötekiler hiç böyle bir şey yaşamadılar". bence kitabın bütününde görülen o şairane, serbest dil romanın okunmasını daha eğlenceli bir hale getirip dramatik etkisini arttırdığından olumluyken, bir başkası bu üslubu itici, dilin kurallarına bağlı olmadığı için sevmeyebilir (orhan pamuk da kitabı içinden geldiği gibi yazdığını belirtmiştir --Benim Adım Kırmızı'dan sıkıldığı için başlamış bkz: Öteki Renkler) . bu kitapta da görülen yazarın ayrıntı takınıtısı da bu boyutta incelenebilir: bence ayrıntılar doğru kullanıldığı takdirde romanda atmosferi oluşturmada etkili. şöyle diyeyim kısaca: "benim zekamdan kuşkuya düşen saldırgan ve alaycı okura ben de saldırgan bir şekilde elinde tuttuğu kitabın her köşesine yeterince dikkat ve zeka gösterip göstermediğini sorayım mı?"

romanları modernlik ve postmodernlik arasında gidip gelen ve tam olarak ikisinden birine ait olmayan orhan pamuk'un postmodern taraflarından biri (belki de en önemlisi); arada hikaye bütünlüğünden koparak kendi sesini gerek "romanı yazan" karakter aracılığıyla, gerekse de bizzat kendi ismiyle duyurması: yeni hayat'ta yukarıdaki cümleyi yazan bir yerde kitabı yazdığını söyleyen baş karakter osman (pamuk öteki renkler'de osman isminin kendi ismine olan benzerliğine dikkat çeker), kara kitap'ta kitabın sonunu anlatan storyteller orhan pamuk, kar'da şair ka'nın arkadaşı romancı orhan, beyaz kale'yi aslında yazan sessiz ev'deki kardeşlerden faruk darvınoğlu vs vs...

şimdi bu da şöyle yapısal bir sorun oluşturuyor: orhan pamuk beyaz kale'de intihal yaptı, hayır faruk darvınoğlu yaptı! orhan pamuk yeni hayat'ta çok acemi bir dil kullandı; hayır osman yazdı!

"ben yapmadım mickey yaptı" gibi olduğunu fark ettim ama mesela beyaz kale'nin sonuna orhan pamuk yazdığı incelemede kurguya bağlı olarak yazar faruk darvınoğlu'nun başka kitaplardan esinlenebileceğini belirtmiş, dostoyevski'nin beyaz gecelerinden evliya çelebi'ye birkaç isim de saymıştı.

intihal da tabi çok ağır bir suçlama. "gönderme, esinlenme, beğendiğin bir yazara/kitaba/filme saygı duruşu" gibi konseptleri biz internet çocukları daha iyi bilmeliyiz esasında (bkz: trivia). şimdi adamın biri çıkıp derse ki "orhan pamuk yeni hayat ismini dante'nin vita nova kitabından çaldı" tabi ki ciddiye alınmaz. bunlardan en dikkate değer olanı sanırım murat bardakçıoğlu'nunki. bardakçıoğlu'nun alıntıladığı yerleri okudum ve romandakiyle karşılaştırdım. ben orhan pamuk'un avukatı değilim en iyi savunmayı kendisi yapar ama bunca zaman yapmadığına göre herhalde ciddiye dahi almamış adamı. neden? bence:

bardakçıoğlu'nun intihal dediği yerler zaten kısacık olan romanın sadece basit birkaç giriş cümlesi. şöyle söyleyim: porno filmlerde hani asıl olaya geçmeden bir konu uydurulur ya; ama tabi sonra kimsenin umrunda olmaz, hatırlamayız bile bunu... işte pedro'nun günlüğünden alındığı iddia edilen cümlelerin/olayın da romanda tuttuğu yer bu. ki bunlar da çok basit cümleler ve çok basit bir olay: venedikten napoli'ye giden bir adam osmanlı korsanları tarafından tutsak edilir (ya da bunun gibi bir şey). anlatılan olay bu, birkaç da yazılması benim için dahi zor olmayan (haliyle Nobel ödüllü bir yazar tarafından hazmı daha kolay) birkaç cümle. bence fazla takılmayıp tamamen özgün olan romanın kalan bölümlerinden devam etmek gerek.

zira beyaz kale dr jekyll-mr hydevari bi "döppelganger" temasıyla Doğu-Batı ilişkisini oryantalist olmanın ötesinde - özgün bir şekilde anlatan hem politik bir allegorie, hem de orjinal bir Efendi-Köle öyküsü. farklılıkların, öteki-ben, doğu-batı, efendi-köle ayrımının yok olduğu; üstelik fonunda İhsan Oktay Anar'da gördüğümüz türde bir Osmanlı İstanbulu olan bir hikaye, bir masal.

ayrıca Murat Bardakçıoğlu'nun aynı yazısından orhan pamuk'a kızmasının asıl nedeni de fantastik: Pamuk'un İstanbul romanında Reşat Ekrem Koçu'yu eşcinsellikle "suçlaması". suçlamasısuçlamasısuçlamasısuçlaması...

İstanbul Hatıralar ve Şehir kitabını okuduysanız pamuk'un çok sevdiği "İstanbul milliyetçiliğini" oluşturan dört hüzünlü yazardan bahsettiği dikkatinizi çekmiştir. pamuk kitabın önemli bir bölümünü bu dört yazara ayırmış, onların hayat hikayelerinden, eserlerinden sübjektif bir şekilde bahsetmiş ve onları övmüştür (geçenlerde blog'unu takip ettiğim yeni zelandalı birinin bu kitapta okuduğu bir Ahmet Rasim alıntısından bahsetmesi sizce de hoş değil mi). ama söylediğim gibi sübektif, Orhan Pamukvari bir şekilde.

bu şeklin nasıl olduğu Kara Kitap'ta geçer. Galip'in Celal Salik'in Mevlana ile ilgili yazdıklarını yorumlamasını okuyun, Şemsi Tebrizi'yi Kim Öldürdü? bölümünde sanırsam: Celal'in nasıl kendinin yerine Mevlana'yı okuyup köşe yazılarını ona göre yazdığını hatırlayın. en meşhur modern edebiyat temasını hatırlayın: bir başkası olma arzusu, kimlik sorunları, "ben neyim ben?" beyaz kale'den gizli yüz'e, kara kitap'a çok önemli bir Orhan Pamuk teması değil midir bu? daha önemlisi Stefan Zweig gibi başarılı biyografi yazarlarını incelediğimizde, yazarın kendisini incelediği adam yerine koyup yazmasının işlevsel olduğu iddia edilemez mi?

pamuk'un yaptığı da budur: kendisini R. E. Koçu yerine koyar ve o şekilde yazar. Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi'nden örnekler vererek, hayatındaki olaylara işaret ederek onun eşcinsel olduğunu iddia eder, anlayışlı ve sevecen bir şekilde; Bardakçıoğlu'nun bahsettiği gibi homofobik, seksist, erkek egemen bir dilde değil, onu asla suçlamaz, böyle bir sonuca nerden vardı merak konusu!

yazara Nobel kazandıracak kadar evrensel bir diğer tema da; esrar-arayış-İstanbul. Kara Kitap'ta Yeni Hayat'ta her kitabında ya asıl konu ya yan konu olarak bir şekilde içeri sızan kaybolan esrar ve onu arayan cinsel olarak tatminsiz, ailesiyle ilişkisi pasif-agresif, sevdiği kız kendisine yüz verse de aslında başkasına aşık "looser" ama sevecen, bağlı, refleksif, kıskanç erkek karakter ve fonda İstanbul!

şimdi bu hem yazarı özel kılar hem de onu belli bir formüle hapseder. objektif olmak gerekirse Orhan Pamuk'un hep bu konu çevresinde döndüğü, üslubunun da kendini tekrar ettiği aşikardır. bu hiç şüphesiz eksi bir puan yazar için ve bence orhan pamuk'un cesaretsiz, herkese yaranmaya çalışan, siyasi olarak korkak tavrıyla birlikte en büyük zaafı.

öte yandan bu zaaf aynı zamanda orhan pamuk'u özel kılan sebep de ironik olarak: demem o ki, pamuk istanbul'da anlattığı gibi çocuksu, ailesi tarafından şımartılmış, hep ilgi isteyen bir insan. onun çocuksu üslubu, aşk ve hayatı kavrayışı, gözlem yeteneği, kıskanç/şımarık/karizmatik karakterlerinin olması için böyle bir yaşam, böyle bir kültür gerekli! böyle bir kültürün advers etkileri de bu daha önce saydığım zaaflar işte: cesaretsizlik, tutukluk, yer yer yalakalık!

mesela yazar istanbul'da şöyle bir örnek verir: küçükken yaptığı bir resmi babası/annesi/öğretmeni sevince bir süre sonra hep aynı resmi çizmeye başlar, bu şekilde onların onu daha çok sevdiğini düşünür; bu şekilde resme ilgisi başlar. herhalde kitaplarının konularındaki aynılık, formülizasyon da bununla alakalı Smile.

her neyse çok uzattım, yazarın kitapları ve siyasi düşüncelerini başka bir posta erteleyip son olarak yazarın Nobel'i hak ederek aldığını düşünüyorum: bence Yaşar Kemal ile birlikte Türkçe'de Nobel alabilecek kapasitede tek yazar oydu aldı da, ne mutlu biz hayranlarına Wink...

Serial Experiments Lain


Matrix'te (ilk filmi baz alarak konuşuyorum) sorulara doğrudan cevap verilmez, izleyici yönlendirilmeye çalışılmaz. Film betimleyicidir, deskriptiftir, norm koymaya çalışmaz.

İşte bu çoğulcu yapı nedeniyle, çok katmanlı bir okuma için ipuçları içerir. Senaryo tamamen yoruma açıktır, çözüm izleyici düzleminde ortaya çıkar. Film izleyiciyi kendisine sunduğu sosyal, siyasal, düşünsel çıkarımların bir tüketicisi olarak göreceğine; izleyecinin kendi ilgi alanı ve donanımına koşut olarak, filmin içerdiği okumalardan birini ya da birkaçını seçen ve kurgu içersinde bir dedektif gibi iz sürerek senaryoyu yeniden biçimlendiren olarak görür. Günümüzün avangardist/deneysel yapımlarında izleyici/okur hazırlop metinlerin tüketicisi değil, çok katmanlı metinlerin çözücüsü ve üreticisidir. (Bu konuyla ilgili olarak Wikipedia'dan "alımlama estetiği - rezeptionaesthetik teorisi"ni ve Wolfgang Iser'i aratıp daha fazla bilgi edinebilirsiniz.)

Bu bağlamda Matrix'i izleyen bazı arkadaşlarım aksiyon sahnelerine, bazıları filmin ortaya attığı Plantoncu gerçekliğin aslında bir algı yanılsaması olduğu fikrine, bazılarıysa sistem eleştirilerine tav oldu (Bunun tam bir dökümü için Tuna Erdem'in Sinema dergisinde üçlemeyle ilgili yazdığı 8 sayfalık yazıyı ısrarla öneririm). Ben şahsen üçüncü gruptanım diyerek başlamak istiyorum :).

Açıkçası modern fizikle okültizmi birleştirip hayatın anlamını spiritüel 'form'da aramaya çalışan her tür yapıma kılımdır. (bkz. what the bleep do we know, kuantum fiziğiyle tanrıyı bulduğunu sanan insanlar vs).

Yukarıda bahsettiklerimden yola çıakrak Serial Experiments Lain'i iki önyargıyla izlemeye başladım (aynı önyargılarım Lost için de geçerli):

1. Metnin ucuz ve basmakalıp bir şekilde "bilimsel" temellere dayandırılması.

2. Siyasi/toplumsal değeri olan bir üst metin.

13. bölümü izledikten sonra önyargılarımın haklı olduğunu düşünüyorum. Dizinin beni tam olarak tatmin edecek bir üst-metni olmadığından, benim gözümde tüm dizi birbirini doğrulayan, tutarlı bir bilimsel temeller çemberinden ibaret. Ama küçük bir nüansla; bu sözümona bilimsel temeller hiç de basit, ucuz ve basmakalıp değil...

Serial Experiments Lain, bence, anlattığından çok, anlatma şekliyle kendini benzerlerinden ayıran bir yapım (benzerleri derken sadece animeleri değil tüm popüler kültür ürünlerini kastediyorum). Gerçekliğin aslında sandığımız gibi olmadığından tutun Tapınak Şövalyelerine kadar dizinin işlediği tüm konular popüler kültürün yakından tanıdığı konular, dolayısıyla içerik bazında dizinin getirdiği pek bir yenilik yok. Dolayısıyla benim için Serial Experiments Lain'in ekürisi Matrix değil de -sınırlı olarak- The Dark Tower serisi ya da Carnivale dizisidir (özellikle biçim, konunun anlatılış tarzı açısından --önemli olan varılan nokta değil de yoldur anlayışı--).

Serial Experiments Lain'i bu kadar muazzam yapan birbirinden çok farklı başlıkları tek bir metinde birleşmesi şüphesiz. İronik olarak bu, aynı zamanda dizinin en zayıf noktası. Birbiriyle bağlantısı çok zor kurulabilen o kadar fazla konu var ki, bunları sistematik bir şekilde bir araya getirmek, bağlamak çok zor.

Mesela Matrix gibi çokkatmanlı okumaya açık bir filmde, olayları birbirine bağlayan çok farklı kendi içinde tutarlı sistemler oluşturulabilirken; Carnivale gibi kurgulanan metinler baştan sona tezli tek bir okumaya yöneliktir. Serial Experiments Lain ise bu ikisi arasında bir yere konumlanır kurgu açısından. Tam olarak tezli bir okuma olmadığı gibi, Matrix gibi birden fazla tutarlı sistematiği de yoktur. Çünkü senaryo sorduğu -yapısal, karakterlere özgü değil- sorulara yanıt verir. Bu yüzden oluşabilecek tek bir tutarlı olaylar zinciri vardır. Diziyi benim gözümde önemli yapan bir diğer faktör de bu aslında: tek bir mantıklı sistem olsa da bu tahmin edilmesi öyle kolay bir şey değil, anlaması çok zor...

[ bundan sonrası bolca spoiler içerir. ]

İşte tam da dizinin sistematik olay örgüsüne geldiğimizde bol spoilerlı ayrı bir parantez açmak lazım. Daha önce söylediğim gibi ben kategorize edip sistematik hale getirme, neden-sonuç ilişkisini deşifre etme işlerinden fazla hoşlanmam (o yüzden Lost'a da fazla yüz vermem, Matrixvari kurguların yanında), bu yüzden gerçekten hakkı verilmiş, tam çözüm babındaki bir sistematik kurgu örneği göstereyim: -link vermek sorun olabilir diye şöyle geçeyim- Ekşisözlük'te 'Serial Experiments Lain' başlığının 2. sayfasındaki 'vehemence'in entrysi mükemmel bir örnek [#9748556 nolu entry].

Söylediğim gibi kurgunun sistematik temeli bakımından Serial Experiments Lain, Matrix gibi çokkatmanlı bir okuma sunmuyor. Dolayısıyla bahsettiğim yazıyı okuyarak dizinin temelde neden-sonuç mantığını, sistematik kurgusunu çözebilirsiniz. Bu mantığı anla(t)mak benim pek hoşuma giden bir şey değil (buna rağmen diziyi güzelleştiren faktörlerden biri bu tekli kurgusunun anlaşılmasının bir hayli çaba gerektirmesi). Bu yüzden yazının bundan sonraki bölümünde benim asıl hoşuma giden tarafa, metaforlardan yola çıkarka felsefi/psikolojik üst metin üzerinde yoğunlaşacağım.

Dizi bir başka açıdan bakılırsa; tüm o çocuklara özgü şirinliği ve Hayao Miyazaki karakterlerine benzer masumiyetiyle 'ayıcıklı pijamalı' Lain'in öyküsü. Senarist; rahatlatıcı olduğu kadar aynılaştırıcı cemaat güdüsüyle/sürü psikolojisiyle hareket eden, diğerlerinden farklı görünmemek uğruna kendi kişiliğini yok sayan bir karakter olan Iwakura Lain'e değişmesi için bir şans verir ve aslında bizim hikayemiz de orada başlar. Diğerlerinden farklı olduğunu ('özel bir gücü olduğu' metaforu) keşfetmeye başlayan Lain, kendini "öteki"ne göre konumlandırmaktan vazgeçtiğinde, "görünmez" olur. Arkadaşları kendisini fark etmez, toplumdan soyutlanır. Ama beklenilenin aksine bu Lain'i güçlendirir.

Böyle bir okuma içerisinde Kablo'nun temsil ettiği de teknolojinin gelişmesine paralel olarak artan iletişimsizlik ve bunun beraberinde getirdiği kendine, yaşadığı topluma yabancılaşmış, atomize bireyler/kitleler.

Diziyle ilgili ufuk açıcı,
hayal gücünü zorlayıcı asıl şeyler ise benim için, emergence ve complexity teorileriyle jungcı 'kolektif bilinçaltı' kavramlarını ustaca birleştirmesi oldu hiç şüphesiz.

Beylik bir örnek olacak ama mesela tek bir karınca temelde bir zeka belirtisi göstermese de bir karıncalardan oluşan bir koloni belli bir ölçüde zeka gösterir. Karıncalara tek tek bakarak, sistemi temel taşlarına indirgersek herhangi bir zeka belirtisine rastlamayız ama sistemin kendisi zeka belirtisi gösterir. İşte tıpkı tek tek karıncalar gibi nöronların da zekaları yoktur ama nöronlar bir araya gelerek bilincimizi yani zeka belirtisi gösteren koloniyi oluşturur. Dizide de buna koşut olarak tek tek insanların bilinçleri bir araya gelerek Dünyanın/düzenin kendi bilincini oluşturuyor. Bu bilinç de kendiliğinden zeki. Bu Jung'ın toplu bilinçaltı kavramını emergence teorisiyle tersine çevirmek dışında aynı zamanda ortaya Hegelci bir tarih anlayışı atar.

Serial Experiments Lain'in, daha önce de belirtildiği üzere türün nitelikli seyircisini, aksiyon-sever konformist izleyiciden ayıracak ölçüde tüketim kültürünün stereotip ürünlerinin ezberini bozması da onu 'animelerin Baskın Oran'ı yapabilecek ölçüde herhalde, artık ne kadar dizinin bir artısıdır ona ortak bilincimiz karar versin :).

24 Şubat 2007 Cumartesi

Building a Mystery

Bazen insan kendini ne kadar telkin etse de, ne kadar söylese de; korkmaktan, kaybolmaktan daha iyisi gelmiyor elinden.

Korku dediğimiz olgu, "bilmemek"ten kaynaklanmaz mı? Küçükken hep korkmaz mıydık karanlıktan "öcü"ler gelecek diye..Ya da bir diğer deyişle; herhangi bir şey bize zarar vereceği zaman, vereceği zararın boyutunu bilmediğimiz için. Şimdiki korkularımız aslında bunların gelişmiş varyasyonları değiller mi? Şimdi öcülerden korkmuyoruz belki, öğrendik çünkü aslında var olmadıklarını. Hayatın her evresinde bilmediği olan, hatta adeta cahil olan insanoğlu olarak, korkumuz bitmiş midir yani? Aksine! Belki de daha çok korkmalıyız şimdi bir şeylerden. Zira işin içine çok başka bir boyut girdi; "bilinç"...

Aynı anda hem bilmenin hem de bilmemenin ürünü olan bir korku işte şimdilerde peşimizde olan. Dün daha basit sorular soruyorduk, şimdi yarın ne olacağımızı soruyoruz. İşte en dehşet vericisi de bu; "hayat" denen şeyin bilincine vardıktan sonra, ne olacağımızı bilememenin adaletsizliği yüzünden kıvranıyoruz. Hangimizin aklına gelirdi aynı anda hem bu kadar zor hem de bu kadar basit soruların sorulabileceği? Ve dahası gün gelip de bu soruların bizi korkutabileceği?

Zamana fırsat tanımak lazım, hele ki hayatın fırsatlardan ibaret olduğunu düşünürsek. Bilemiyorum, ben şimdiye kadar olan kısa film tadındaki hayatımdan bir bok anlamadım açıkçası. Hatta bir projektörden izliyor olsaydık, şuanda olduğum güne geldiğimizde, yani film bittiğinde, şu çok da anlamadığımız, beğenmediğimiz, ağzımızda "eksiklik" tadı bırakan entel filmlere benzetirdim herhalde. İçerisine girdiğimizde hepimizin hayatı öyledir çünkü, beklentiler, korkular, hayal kırıklıkları üzerine kurulu bir yaşam..

Hakikaten, şu yaptıklarımıza azıcık da olsa bir anlam verebilen varsa, Allah aşkına gelsin baa da anlatsın. Nereye koşuyoruz, niye koşuyoruz, ne kadar koşacağız? Birileri "fill in the blanks" diye verilen ödevleri yapmalı en nihayetinde, değil mi?

23 Şubat 2007 Cuma

DUROTAR : Mavi ve Kızılın Şehri


Kayalar, içlerine doğru ilerledikçe sırrını paylaşmak istemiyorcasına uzadıkça uzayan boş mağaralar, yüksek dağlar, dağlar arasındaki daracık yollar, vadiler, vadilerdeki canlılara korku saçan (özellikle Güruh'un sadık bir üyesi olan, Tauren denilen hayli cüsseli ırka), sonradan türlerinin Centaur olduğunu öğrendiğim at vücutlu-insan başlı mahluklar, vahşi ve vahşi olduğu oranda biz orklar için çekici; domuzlar, harpy adı verilen kanatlı yaratıklar, dinozorumsu yaratıklar (raptorlar), Kalimdor'a ayak bastığım yerin doğusuna doğru bir örümcek türü, trollerin Güruh'a yardım etmek için terk ettiği Echo Adalarındaki kaplanlar ve Zalazane denen iblis ruhlu trolün güçlü voodoo'suyla kontrol ettiği zalim troller, Büyük Okyanus'la Kalimdor'un birleştiği hat üzerindeki yengeçler, timsahlar, bir yengeç türü olan makruralar ve Yıldırım Sırtı'ndaki yıldırım topları boşaltan kertenkeleyi andıran korkunç yaratıklarla dolu bir doğa...

Güruh Komutanı beni biraz ilerideki mağarada bekleyen ve kaderimi belirleyecek olan adama yolladığında; ben zaten Valley of Trials'daki orkları, trolleri ve onlardan çok etkileyici vahşi doğayı izlerken kararımı vermiştim. Bu doğanın bir parçası olmalıydım. Büyüyle ilgili biriydim ama ne o hikayelerini dinlediğim büyücüler gibi doğayı hükmetme amacı güdüyordum, ne de haklarında korku ve kıskançlık dolu hikayelerin kulaktan kulağa dolaştığı kara büyücüler gibi demonik güçlerle ilgileniyordum. Onların aksine vahşi ve doğal ortamı seviyordum ve daha da önemli olarak doğaya saygı duyuyordum.

Doğayla büyünün bileşimi; şamanizm, benim için biçilmiş kaftandı şüphesiz. Böyle bir kesinlik ve heyecan duygusuyla mağaraya doğru ilerledim. Önümde uzanan ıssız ve sonu görünmeyen mağaraya son bir kez göz atınca, geleceğimin de o kadar karanlık ve öngörülemez olduğunu garip bir hoşnutlukla kavradım. Artık maceralara atılmaya hazırdım...

Güruh'un güçlü guardlarıyla dolu güvenli vadideki birkaç ayak işini hallettikten sonra (tembel birkaç peon'u işe döndürmek, kaktüslerdeki elmaları toplamak, küçük bir mağara baskını ve Yanan Kılıç Tarikatı'yla ilk tanışma), ilk şamanistik büyülerimin beni güvence altına alacağı kadar vahşi doğanın içlerine girdim. Mümkün olduğu kadar yolu kullanmadan yaptığım bu küçük gezi beni uzun süre konaklayacağım Keskin Tepe'ye getirdi. Durotar'daki en büyük Güruh kampı olan Keskin Tepe Kampı'nın lideri Orgnil Soulscar ile tanışmam geleceğim açısından şüphesiz önemli bir adımdı. Ondan, Yanan Kılıç Tarikatı'nın aktiviteleri ve "Büyük Avcı" Rexxar'ın temizliğinden arta kalan Kul Tiras'ın Durotar'daki son kalesi Tiragarde hakkında bilgi edindim. Göze girmem ve tecrübe kazanmam için buralara bir uğramam gerektiği aşikardı.

Bana verilen talimatlar doğrultusunda, Keskin Tepe Kampı'ndan güneye doğru ilerleyen yolu takip ederek Tiragarde Kalesi'ni bulmam uzun sürmedi. Yolun sol tarafında heybetli ve tehditkar bir şekilde uzanmış kale burçlarını fark etmek çok da zor değildi. Aceleci bir keşif duygusuyla oraya doğru yöneldim. Bu kadar korkusuz olmanın bir getirisi olsa gerek, tamamen hazırlıksızdım. Henüz tam olarak nasıl kullanacağımı bilmediğim şamanistik yeteneklerim ve yeteri kadar iyi olmayan (aslında hiç iyi olmayan) ekipmanım, tecrübesizliğin ve hazırlıksızlığın eksikliğiyle birleşince; beni zor bir mücadelenin beklediği anlaşılıyordu.

Yoldan ayrılmamdan çok geçmemişti ki, ilk Kul Tiras denizcisiyle karşılaştım. Büyülerim konusunda çok da fikir sahibi olmadığımdan, bu seferlik Vadideki, Güruh komutanının bana verdiği baltanın gücüne güvendim. Denizciyle aramdaki mesafeyi koruyarak yolladığım yıldırım topları ve Yeryüzünden ödünç aldığım Şok büyüsüyle ilk öldürdüğüm insandan yağmaladığım (baltamdan daha kuvvetli) topuzumun kuvveti birleşince klaeye olan yolumu hızlı açtım. Orada beni daha zorlu bir mücadele bekliyordu. Kale kapılarından geçtiğimde ilk defa insan mimarisiyle karşılaşmanın heyecanını yaşayamadan, birkaç denizci çevremi sardı. Konsantre olup yıldırım atmayı denedim ama çok seri şekilde kılıç sallıyorlardı; çabuk karar vermem gerekti. Kılıç darbelerini savuştururken, birini gözüme kestirdim ve Yeryüzü Şokuyla onu öldürdüm, sonra diğerine yönelip aynı şeyi yaptım ama üçüncüsüyle karşı karşıya kaldığımda oldukça yorgun düşmüştüm ve zırhım fazlasıyla hasar almıştı. Ölmeye çok yakındım aceleyle konsantre olup yaralarımı iyileştirmeyi denedim. Ama bunun için fazla enerjim yoktu, üstelik denizci kılıç darbeleriyle iyileştirme büyüsünü yapmamı engelliyordu. Kaçmanın da fayda etmeyeceğini hissediyordum. Maceram sona ermek üzereydi, gözlerimi kapadım ve topuzuma abanarak denizciye vurmaya başladım.

İşta tam da öldüğümü düşündüğüm bu anda, Doğa yüzüme güldü ve kritik bir vuruşla düşmanımı boylu boyuna yere sürdüm. Yağma yaptıktan sonra biraz dinlenmek ve yaralarımı sarmak için oturup dinlendim ve yolculuğun ne kadar tehlikeli olduğunu idrak ettim.

Kendimi tekrar zinde hissettikten sonra hızlıca etrafı kolaçan ettim. Başka insan görünmüyordu çevrede, büyük ihtimalle çarpışmanın sesini duymamışlardı. Merdivenleri tırmandım, Orgnil'in talimatlarına ve Keskin Tepe'deki diğer maceracılardan öğrendiğime göre bu katta kalenin lideri, önemli Kul Tiras komutanlarından Teğmen Benedict olmalıydı. Odaya doğru sessizce yanaştım ve önümdeki iki denizciyi hızlıca öldürdüm. Odanın güney tarafına yerleştim ve şaşkınlık-korku-endişe karışımı bir duyguyla önümdeki tabloya bakakaldım. Tam 4 denizci ve teğmen önümde dikiliyordu. Saklandığım köşede kapıya doğru yönelen bir tane daha denizci gördüğümde bu kez kesinlikle işimin bittiğini hissettim. Hiç şansım yoktu, 3 kişiyle zar zor baş edebilirken, bir oda dolusu denizciyle nasıl dövüşebilirim diye kara kara düşünürken, talih ikinci defa yüzüme güldü. Her şey çok hızlı gelişti. Önce odanın içinde bir karaltı sezdim. Karaltıyı takip ettiğimde Teğmen'in arkasına geçmeye çalıştığını gördüm ve şaşırdım. Sonra bir an karaltı da bana baktı! Beni ihbar edeceğini düşünmeye fırsat kalmadan Benedict'in kafasına sert bir darbe indirdi ve Teğmen sersemleşti. Tam o anda odayı bir sıcaklık kapladı. Kapıya döndüğümde orada bir Undead büyücüsünün kendinden emin bir şekilde dikildiğini ve ateş topları yolladığını gördüm. Büyücü büyük ihtimalle kafasında yeni bir numara tasarlıyorken iki denizci üzerine atıldı ve bir an Undead afalladı. O an bir şeyler yapmam gerektiğini anladım ve ilk defa iyileştirme büyümü ilk defa Undead üzerinde kullandım. Bunu fark eden insanlardan biri üzerime atıldı ama artık sayıca üstünlükleri yok olmuştu. Büyücü buz kalıbına hapsettiği artık tek başına kalmış düşmanını ateş toplarıyla öldürürken, ben de şoklarım ve yıldırım toplarımla kendi payıma düşeni hallettim. Sonradan isminin Wickson olduğunu öğrendiğim ve trajik ölümüne kadar dost kalacağımız bu tanıştığım ilk Undead bana teşekkür ederken, bir an keder ve panikle odadaki diğer kişiyi --karaltıyı-- unuttuğumuzu fark ettik. Teğmen'in baygınlığı geçmiş, artık karaltı halinde değilde sivri dişli bir suikastçi gibi duran (sonradan öğrendiğim üzere ismi Floem olan) trol, umutsuzca 2 de denizciyi önüne katmış kahramanca savaşıyordu. Hızlıca bir iyileştirme büyüsü yapıp Teğmen'in üzerine atıldım. Büyücü çok garip bir büyüyle konsantre olup denizcilerden birini zararsız bir kuzuya çevirince trol bir kahkaha attı. Diğer denizcinin kılıç darbesiyle kesilen bu kahkaha üzerine trol sinirlenip rakibinin arkasına geçti ve çok süratli bıçak darbeleriyle denizciyi öldürdü. Bense büyücünün de yardım etmesine rağmen zarar veremediğim Teğmen Benedict'le boğuşmaya devam ediyordum. Büyücü buz kalıbıyla onu hareketsiz bırakırken, ben de yıldırım toplarıyla ona hasar veriyordum ama bir süre sonra büyücü yorgun düştü ve tek başıma kaldım. Teğmen suratından belli olan bir öfkeyle sert kılıç darbeleri indiriyor, kalkanıyla benim topuzumu etkisiz bırakıyordu. Solumuzdaki büyücü umutsuzca benim mücadeleyi kaybedişimi izliyordu. Bir kez daha hiçbir şansımın kalmadığını hissettim ve gözlerimi kapayarak topuzumu savurdum.

Neyse ki Doğa benim o gün ölmemi istemiyordu! Uzun süredir varlığını unutmuş olduğumuz trol, müthiş hızlı bir komboyla Teğmen'i tek vuruşta öldürdü. Birkaç sevinç nidasının ardından tanıştık ve yağmayı aramızda bölüştük. Teğmen'in üzerinden düşen anahtarı alıp, onu kullanacak sandığa trolün bizi götürmesine izin verdik.

Sandıktan çıkan mektup, Orgnil'in öngörülerini kanıtlıyor, Teğmen Benedict ile Amiral Proudmore arasındaki ilişkiyi açığa vuruyordu. Benedict'in Proudmore'a yollamak istediği bu raporda Kul Tiras'ın gizli planları ve Benedict'in Amiralle nasıl ters düştüğü gibi birçok önemli detay vardı. Müthiş bir keyifle Keskin Tepe Kampı'na doğru yol aldık. Orgnil Soulscar'a götürelecek keyifli haberlerimiz vardı!

Orgnil, Sen'jin Balıkçı Köyü'ne gidip trollere yardım etmemi önermeden önce arkadaşlarım Wickson ve Floem ile bir maceraya daha atıldık:

Yanan Kılıç Tarikatı'nın önemli merkezlerinden olan İskelet Kayası'ndaki mağaraya bir saldırı! Çılgıncaydı ama kalabalıktık, korkusuzduk, cesurduk. Acemiliğimizin yarattığı açığı kapatabilecek meziyetlerdi bunlar. Ayrıca bu görevi tamamlarsak Büyük Şef'in komutanlarından Nazgrel bizi Orgrimmar'a davet edecekti, hatta belki Şef'in kendisiyle konuşma imkanı bulurduk!

Sanırım bunlar genç ve maceraperest bizler için yeterli sebeplerdi. Hızla kuzeye giden yolu tutturduk ve harpylerin tuttuğu vadiden yolumuzu açıp mağaraya doğru yol aldık. Kanla yazılmış rünlerle "süslü" mağaradaki kabartmalar neredeyse içeri girme fikrinden alıkoyacak derecede korkutucuydu. Yine de içeri girdik. Daracık mağaranın her yanı kara büyücülerle doluydu. Bir labirent gibi karmakarışık olan yollarda trol sayesinde zar zor yolumuzu bulup büyücüleri ve onların destekçileri iblisleri öldürüp komutanlarını bir bir öldürürken, üçümüz arasındaki bağın gitgide geliştiğini hissettim.

Gazz'uz da öldükten sonra mağaradan çıktık ve mavi gökyüzüyle, Thrall'ın babası Durotan'ın anısına Durotar olarak isimlendirilmiş kızıl toprakların arasındaki renk cümbüşünde son (olduğunu düşündüğümüz) bir sefer birbirimize baktık ve sohbet ettik. Undeadlerin Doğu Krallığı'ndaki topraklarıyla ilgili bilgiler dinledim, trolden ataları hakkında değişik hikayeler dinledim, ben de onlara şamanizmi anlattım.

-Şimdilik- Ayrılma zamanıydı. Onlar Orgrimmar'a gidiyorlardı, benimse trollere yardım etmek için Sen'jin Köyü'ne gitmem lazımdı. Orada balıkçılıkla birlikte ot toplama ve bu otlardan işlevsel içecekler üretme zanaatini de öğrenmem gerekti. En son olarak başkente yol almayı düşünüyordum. Özellikle Floem'in teşekkür dileklerini aldıktan sonra, "belki bir gün tekrar karşılaşırız" sözleriyle vedalaştık.

Karşılaşacaktık da...

Dağlar arasındaki dar ve sonsuzmuş gibi görünen boşluğa bakan patikalardan Sen'jin Köyüne olan yolumda, bir tür korku ve hayranlıkla çevremdeki kızıllığı izlerken, bir gün gerçek bir şaman olup atalarımın diyarını ele geçiren Ateş Lejyonu'nun iblislerine karşı dövüşeceğimi hayal ettim.